Karanlık, ben gözlerimi..

Sponsorlu Bağlantı

Karanlık, ben gözlerimi açtığımda hep karanlık görürdüm. Güneş ışığının can alıcı ışığını unutalı yıllar olmuştu. Geçirdiğim bir trafik kazasının sonucu, görme yeteneğimi kaybetmiştim. Bu yaşama bir şekilde alışmıştım, bana yardımcı olan dostlarım ve ailem vardı. Evimin biraz ilerisindeki kitapçıda, bir adamla dost olmuştuk. Haftanın 3 günü kitapçıya giderdim ve o da bana kitap okurdu. Yine bir gün, kitapçıya gitmek için yola koyuldum. Kapıdan içeriye girdiğimde, her zamankinden farklı bir ses duydum. “Hoşgeldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?” Sesi tanımak için biraz düşündüm ancak daha önce duymadığımdan emindim. “Ahmet Bey yok mu acaba? Onun için gelmiştim ben.” dedim. “Ahmet Bey burayı bana devretti, onun yerine artık ben çalışıyorum, izin verirseniz size yardımcı olabilirim.” Sesi çok sıcak ve samimiydi. Eğer böyle olmasaydı, asla bana kitap okumasını rica edemezdim. Kırmadı beni, bir kaç saat kitap okudu benim için. Sesi öyle güzeldi ki, yüzünü merak ettiğim nadir insanlardan biriydi. Teşekkür ederek, kütüphaneden ayrıldım. Yaklaşık 2 ay kadar, her hafta gitmeye devam ettim. Bazen kitap okumayıp, sadece sohbet ediyorduk. Ona havanın nasıl olduğunu, yoldan kaç tane araba geçtini sorup duruyordum. Bir gün “Gel benimle.” dedi, kitapçıdan çıktık ve beni bir sandalyeye oturtturdu. Daha sonra kendisi de benim yanıma oturdu. Anlatmaya başladı, “Önümüzden kırmızı bir vosvos geçti, karşı yolun sağ tarafında çocuklar ağaçtan meyve topluyorlar, dükkanın kapısının sağ ilerisinde, iki kedi kavga ediyor.” Sanki görebilecekmişim gibi başımı o yöne çevirdim. “Duyabiliyorum.” dedim. “Şimdi ne gördüğünü sen anlat.” dedi. Ne anlatabilirdim ki, hiçbir şey göremiyordum. “Karanlık.” dedim. “Hayır, karanlık değil, ne görmek istiyorsan onu anlat.” dedi. “Deniz, masmavi bir deniz var. Tekneler var, gülüşen insanlar ve martılar. Ama ben kendi evimdeyim, evimin penceresinden bakıyorum, denize sıfır.” İçimden bir ağlama isteği gelince susmayı tercih ettim, o ise devam etti. “Benim bir yazlığım var, tam da orayı anlattın. Aynı söylediğin gibi, denize sıfır. Bir gün seni götürebilirim istersen.” Bir süre sonra, haftanın her günü kitapçıya gitmeye başladım, hatta bazı günler o beni evden almaya gelirdi. Bir gün kitap okurdu, bir gün de kapının önünde bana çevrede olanları anlatırdı. Bir süre sonra içimdeki duygular, aşka dönmeye başladı ancak ona bundan hiç bahsemedim. Aramızdaki şeyin bozulmasını hiç istemiyordum çünkü. Yine bir gün, bana kitap okurken, “Saçların uzun mu senin?” diye sordum. “Hayır, neden sordun?” dedi, sesi şaşkındı. “Seni uzun saçlı, dövmeli birisi olarak hayal ettim bir an için.” dedim.

Sponsorlu Bağlantı

Elimi tutup, başına koydu. “Saçlarım yok benim, erken yaşta kel oldum.” diyerek güldü ve devam etti, “Ama kolumda bir dövmem var.” dedi, gülümsedim. “Dövmen ne, şekil mi, yazı mı?” diye sordum. “Yazı, maybe one day yazıyor. Beklediğim mucizelerim var, onlar için yaptırdım. Bir tanesi gerçekleşti biliyor musun, beni her şeyimle kabul eden birini istemiştim ve o kişi sensin.” dedi. İçimde heyecandan bir şeyler oynadı, bir şeyler söyleyecektim fakat o okumaya devam edince, hiçbir şey söyleyemedim. Ona hiç söylemeden, içimde kocaman bir aşk büyüttüm onun için. Ancak görme engelli birini nasıl sevebilirdi ki? Bir gün bu konu hakkında konuşmaya başladık. “Uygun bir kornea bulunursa, bende görebileceğim.” dedim. “Nereden anlaşılıyor uygun olup olmadığı?” diye sordu. Gerekli her şeyi sordu ve benim için sürekli dua ettiğini söyledi. “En kısa zamanda bulacaksın, ben inanıyorum buna, sende inan.” dedi. O sıralar çok hasta oldum, yataktan kalkmaya halim yoktu ve bir hafta kadar kitapçıya gidemedim. Bir akşam ateşler içinde yatarken, telefonum çaldı. Ablam, arayan kişinin doktorum olduğunu söyledi ve telefonu bana verdi. Doktorum, “Sıla Hanım, kritik durumda bir kanser hastasının korneası, sizinle uyumlu ve öldükten sonra bağışlamayı uygun gördü. Artık sizde görebileceksiniz, yeniden görebileceksiniz!” dedi.

O heyecanla, hemen evden çıkıp kitapçının yolunu tuttum. Bunu ona söylemeliydim, artık ona olan aşkımı da söyleyebilirdim. Ancak gittiğimde çoktan kapatmıştı. İnce sızılı bir hüzünle eve döndüm ve yarın sabah erkenden gidip haber vermek için saatleri iple çektim. Sabah oldu, gittim ancak hala kapalıydı. Öğlen oldu, 3-4-5… Geç saatlere kadar onu bekledim ama gelmedi. Ondan haber alamadım, 1 hafta boyunca her gün onu bekledim ama o gelmedi. 2 hafta sonra yeniden doktorum arayıp, hastanın öldüğünü ve artık nakil yapılabileceğini söyledi. Ameliyata girecektim ancak öyle üzgündüm ki… Ben görebilecektim fakat o bunu hala bilmiyordu. 1 ay geçti ameliyatımın üzerinden. Her şeyi çok iyi gidiyordu, neredeyse tam anlamıyla nakil vücuduma uyum sağlamıştı. Bir gün, cesaretimi toplayıp yeniden kitapçıya gittim. Açıktı ancak içeride başka birisi vardı. İçerideki adama, onu sordum. Duyduğum cevap karşısında, ne ellerimi hissedebildim, ne ayaklarımı, ne kendimi, ne ruhumu… “Yaklaşık bir ay önce vefat etti.” dedi. “Kanser hastasıydı, tedavisi başarısızdı. Ben burayı almak için çok önceden konuşmuştum onunla ama, ben öldükten sonra demişti.” dedi. Ne kadar da kolay söyledi. Beynimin içinde deprem olurken, ne kadar kolay öldü dedi. Bana her zaman okuduğu kalın kitabı raflardan alıp, sayfalarını karıştırdım. En son okuduğu yere ayraç ve bir not bırakmıştı. “Anahtarı iste. Adres kitabın arka kapağında yazıyor.” yazıyordu. Daha fazla ayakta durmaya gücüm yoktu, olduğum yere oturup kaldım. “Anahtar,” dedim. “Size bir anahtar mı bıraktı?” Adam içeriye gidip, bir anahtar getirdi. “Yazlığının anahtarıymış.” diyerek avucumun içine bıraktı. O günün hemen ertesi, yazlığına gittim. Yaralıydım, enkazlar altında kalmıştım. Evin kapısına gelip, kapıyı açtım.

İçerideki koku burnuma çarptığı an, gözyaşlarım durmaksızın akmaya başladı. “Sen gibi kokuyor.” dedim, duyduğunu biliyordum. Salona girdiğimde karşımda kocaman bir pencere vardı ve karşısı masmavi denizdi. Kalbimin kırıkları her adımımda aşağıya düşüp mideme batıyordu sanki. Pencerenin sağ yanında onun resmi vardı. Güldüğü, saçlarının olduğu bir fotoğraf… Hıçkırıklarımı bastıramıyordum. Pencerenin sol tarafında ise, bizim fotoğrafımız vardı. Saçları yoktu, kaşları seyrekti. Bu fotoğrafı bana söylerek çekmemişti. Camdan dışarıyı izlerken, camın önünde duran bir mektup zarfı olduğunu fark ettim. Onun el yazısıydı, şöyle yazıyordu. “Eğer buraya geldiysen, bu denizi görebiliyorsan, asıl mucize gerçekleşmiş demektir. Şu an orada olup, seninle birlikte tekneleri izlemeyi o kadar çok isterdim ki… Ancak senin görebilmen için, benim orada olmamam gerekiyordu. Senden habersiz fotoğrafını çektiğim için kızdın mı bilmiyorum ama, sana her zaman yanında olduğumu hatırlatacak bir şey bırakmak istedim. Anahtar, ev ve o fotoğraf artık sana ait. Denizi doya doya seyret, unutma ki ben hep senin gözlerinden izleyeceğim her şeyi. Son olarak, senin beni sevdiğini biliyorum. Ama merak etme, benim kalbim de seni severek, seve seve durdu. Gözlerimize ve kendine iyi bak, denize bak, martılara bak, seni seviyorum.”

-Alıntı

Sponsorlu Bağlantı