(fosforluhanim’dan gelen arkadaşlar okuduğunuz yere kadar işaretledim oradan devam edebilirsiniz.)

Birkaç gün önce yaşadığımız bir olayı aktaracağım arkadaşlar. Kadıköy de, çok sevdiğimiz dostlarımızla beraber oturduğumuz bir mekan vardı. Neredeyse her hafta buluşuruz birlikte çeşitli şekillerde eğlenirdik. Grubumuzda bir çift vardı. Geri kalan hepimiz sallantıda olan şeylere ilişki diyorduk. Hepimizin ailevi sorunları vardı. Bütün bir arkadaş grubunun tamamının ailevi sorunları vardı. İnanılır şey değil ama bu gerçek. Neyse yine buluşmuştuk sonuç itibari ile, Grubumuzda yaş kısıtlaması gibi saçma bir şey yoktu. 16 yaşında insanlar da vardı, 20 yaşında insanlarda. Ve hiç birimiz birbirimizin arkasından olur olmaz konuşmuyorduk. Bunu biliyorduk hepimiz. Buna inanıyorduk. Hepimiz birbirimize gerçekten bağlıydık. Birimiz hariç. Dediğim gibi hepimizin ailevi sorunları çalkantılarla dolu sosyal yaşantıları vardı ama yalnızca aramızda bir kişinin her şeyi yolundaydı. Her konuda istediği gibi davranıyor, istediği şeyi yapıyor, istediği yere istediği zaman gidebiliyordu.Kimseye karşı bir sorumluluğu yoktu. kimseye boyun eğmezdi. Kimseye hiç bir şey için hesap vermek zorunda hissetmezdi. Hepimiz onu çok seviyorduk ama o buna inanmıyordu. Kendini bu dostluğa layık göremiyordu. Sevgimiz ona kendini yalnız hissettiriyordu. Bazen sırf bu yüzden bize kötü davranmaya, bizi hayatından çıkartmaya çalışıyordu. Kafasının içinde sesler olduğunu söylemişti bir keresinde ama grubun keyfi yerinde olduğu için hiç birimiz umursamamıştık bu söylediğini. Gülüp geçmiştik. O öylesine boş veriyordu ki, neredeyse grubumuzun siktir etmişi gibiydi. Bu sıfatı hak ediyordu. Hiç bir şeyi kafasına takmazdı. Yediği dayakları, duyduğu hakaretleri, içtiği uyuşturucuyu, mahvolmuş ciğerlerini, kırık el kemiklerini, sevilmemeyi, hor görülen olmayı. Hiç bir şeyi. Umursamazdı. O gün yine hep beraber oturup sohbet ederken grubu tamamen sessizliğe davet etti ve bir konuşma yapmak istediğini söyledi. Masaya bir kağıt bıraktı. Ben bitirince açıp okuyun dedi. Hepimiz kafalarımızı sallayarak onay verdik. Hatta bunu söylerken o kadar ciddiydi ki yan masada oturan bazı kişilerin bile dikkati bizim masamıza kaymıştı. Bakışların odak noktası olmayı sevmediği için sesi ilk andaki gibi yüksek ve gür çıkmıyordu artık. Usulca anlatıyordu. Ne anlattığını duymuyorduk. Ortam sesi onun sesini bastırıyor, yok ediyordu. Bağırarak anlatacağı şeyleri fısıldayarak konuşuyordu. Beş dakika geçmeden herkes onun bir şey anlattığını unutup kendi arasındaki konuşmasına geri döndü. Çifte kumrular öpüşüyordu. Masanın kenarında sahnedeki solisti dinleyip hüzünlenen bir kaç kişi vardı. Elinde telefonla sosyal sitelerde gezenlerimiz vardı. Ve bütün hepsinden kopmuş. Dertlerini fısıldayarak anlatmaya çalışan o vardı. Hiç susmadı. Şarkı çaldı, o konuştu. Sigarası bitti, başkasına yaktırdı. Bir ara herkesten soyutlanıp onu gerçekten dinlemek istediğimi fark ettim ve masaya dirseklerimi koyup çenemi avuç içime dayadım. Kafamı kaldırıp ona baktım ve o anda sustuğunu gördüm. Bir anda göz göze gelmiştik ve o susmuştu. O susunca ve devamlı bir şeyler anlatır gibi hareket eden elleri iki yanına düşünce bütün masa ona döndü tekrar. Hepimizin gözlerine tek tek baktı. Hiçbirimize dokunmadan hepimize birer tokat attı. Haklıydı. Hiçbirimiz umursamadık o anda onun söylediklerini. Ne olduklarını bile merak etmedik. O an anladım kötü bir şey olduğunu. Gözlerimin içine baktığı zaman içimde hissettiğim o buruk, biçare, babasız çocuk hüznü onu anlamamı sağladı. O bugün bize veda etmeye gelmişti yada artık veda zamanı geçmişti. Derken sesi yükseldi. O kadar ki tam on masa ilerde oturan yaşlı kadın bile sesi duyup arkasına döndü. Bize baktı. Mahcubiyet ile başlarımızı sallayarak af diledik ve ona bakmaya devam ettik. Küfür ediyordu. Ağız dolusu küfürler ediyordu. Onu susturmaya, yerine oturtmaya çalıştık ilk önce. Başaramadık ve onu kapıya çıkarmaya karar verdik. Soğuk hava ona iyi gelir diye düşündük ancak dışarıda da bize olan öfkesi dinmedi. Elini iki beline koydu. Bacaklarının birini titretmeyi kesti. Dişlerini sıkmayı bıraktı. Gülümsedi. Dişlerinin gıcırtısı yüzünden dişlerim kamaştı ama ona yapma diyemedim. Öylesine şairane dikiliyordu ki; bu adamın bir portresi yapılmalı diye düşünüyordum tüm bu olanlara rağmen. Sigarasından bir duman daha aldı. Nefesini verdi. Sigaranı rastgele salladı ve sokağın kenarında ki kaldırıma oturdu. Ona bakıyordum. Yanına yaklaştım. Ne olduğunu neden böyle yaptığını sordum. Cevap vermedi. ‘’Derdin ne lan’’ dedim. ‘Lan’ denilmesinden nefret ettiğini bile bile bunu bile denemiştim. Ona baktım. O kadar uzun süre baktım ki epey sonra daha fazla dayanamayıp konuştu. “Bakma öyle bana. Benim beynimde kokain var, şimdi onu çekiyorum” Dedi. Bir kere daha sustu sonra. Hiç konuşmadık. Ben ona bir şey söylemedim. Gruptan kimse kalmadı o soğukta onunla. Oturdu. Onun önünde dikelip onu bekledim. Çok bekledim onu. Ne derdi varsa anlatsın isterdim ama onun lugatın da dert anlatmak yoktu. En azından duyulacak şekilde anlatmak yoktu. Belkide son defa birilerinin onu dinlediğini düşünüp anlattı bir şeyleri. Onda da biz ihanet ettik ona. “Kalk içeri gidelim artık. Bizi merak ederler” dedim. ‘’-Etseler gelir bakarlar.’’ Kaldırımdan hiç kalkmadan konuşmaya devam etti. Kendi kendine mırıldanmaya başladı. “Benim kumbaram da üç lira seksen dört kuruş vardı. -Çıktım o parayla yoluna girdim.- Bir lirayı sana gelirken harcadım. Bir liraya seni beklerken sigara aldım. Bir lira sizin sokakta, gece vakti dayak yerken çalındı. Benim senden girmeye yetecek param kalmadı.” Yaklaşık bir saat kırk beş dakika bunu tekrarladı. O süre boyunca oturduğumuz mekanda açtırdığımız votkadan bir kaç sek almak için aşağıya inişlerim hariç onun başından hiç ayrılamadım. Ona üzülüyordum ama daha çok onun bu haline endişeleniyordum. Kendine zarar vereceğini düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. ‘’Hadi artık içeri girebiliriz, ben hazırım’’ Sigarasını iki parmağı arasından hızlıca fırlattı ve yerde sektirdi. İçeriye girdiğimiz zaman bizim masanın iyice kendini kaybettiğini gördük. Masanın başında olan kanepelere oturduk, o geriye yaslandı ben ona yaslandım. Dışarıdan birisi bu hareketlerimizde art niyet araya bilirdi ama bizi herkes bilirdi. Biz sevgililik gibi aptal bir şey ile bu dostluk bağlarını kaybetmezdik. Bir şey söylemek istediğini söyleyerek doğruldu; bana baktı ve gülümsedi. Masaya uzandı küllüğü önüne çekti, gömlek cebinden sigara çıkarttı, sağına soluna bakındı. Çakmak arıyor gibiydi. Elini arkasına attı ve tuttuğu şeyi şakağına dayadı. Çakmak zannedip Önemsemediğim o şeyin tabanca oluşu soğuk duş etkisi yaratmıştı üzerimde ve şu anda olanaksız denilen şey oluyordu. En ‘’vurdum’duymazımız’’ en ‘’boşvermişimiz’’ En ‘’güçlümüz’’ nispet yapar gibi, gözlerimizin içine baka baka gülümseyerek, intihar ediyordu. Daha biz ne oluyor, yapma sakın! diyemeden, “bari şu boku okusaydınız ulan…”dedi ve gözlerindeki buğulanmayı silip tetiğe asıldı.Kafasında bir delik ve o delikten sızan dumanla elimin altında kalmıştı. masada duran başına dokunmak için elimi uzattım ama çığlıkla ayağa kalkıp bağırmaya başladım. Okan’ın elimi tutup beni kendine bastırışı yüzünden onu bi daha göremedim. Çok istedim ama ölü bedenine dokunmama kimse izin vermedi. Buna polis memurları intihar vakası dedi, telsizlerinden anons ederlerken bu terimi kullanmaları o kadar gücüme gitti ki, daha fazla dayanamayıp o intihar etmedi diyerek biraz ötede dikelip telsizden anons geçen polislerden birine koştum. ‘’-Bir şey itiraf etmem gerekiyor. +Seni dinliyorum küçüğüm! -O zannettiğiniz gibi intihar etmedi. Onu biz öldürdük. +Silahın tetiğine siz mi bastınız? Onu siz mi vurdunuz? -Hayır, ruhen yani. Bu da bi çeşit cinayet değil midir ? +Sanmıyorum.’’ Okan tekrar yanıma geldi. ‘’Hadi seni eve bırakalım, bizde eve geçeceğiz’’ dedi ve kolumdan tutup zorla yürütmeye başladı.  Başından masaya dağılan ve yerdeki kirli, kül dökülmüş parkelere damlayan kanlar, gözümün önünden gitmiyordu. Bundan kurtulamıyordum. Uykularım. Öfke nöbetlerim. İnsanlara olan nefretim. Haddimi aşmıştı. Bu bedene sığamıyordum. O görüntüler küçük gözlerimde büyüyordu. Kabuslarım oluyordu. Vaveylalarımı anneme bile duyuramıyordum. Bundan kurtulamıyordum. Herkes hayatına devam etmişti. Ben o masada oturup elimi onun başına uzattığım anda tutsak kalmıştım. Ona dokunamamıştım. Bütün bu olaylardan üç ay kadar sonra annesi beni aradı. Benimle konuşmak istediğini, bana çok önemli bir şey vermesi gerektiğini söyledi. Özel olduğunu diğerlerine söylememem için benden söz istedi. Bir salı akşamı iş çıkışı gidip annesiyle birer bardak Türk Kahvesi içtik ve bana vermek istediği şeyin ne olduğunu -güçte olsa- sordum. Bana o gün masa da duran mektubun temize çekilmiş bir kopyasını verdi. Önce ne olduğunu anlamadım ve bu kağıdın ne olduğunu sordum. Yanıt vermemiş olması, kağıdın ne olduğunu anlamama yardım etti. Bu sükunet hayra alamet olamaz diye düşündüm. Az önce bir anne, dünyadaki en sevdiği insanın, oğlunun intihar mektubunu, hiç tanımadığı birine emanet etmişti. Biraz bakakaldım, elimdeki katlanmış kağıt parçasına. Üzerinde bir kaç damla kurumuş gözyaşı olduğu belliydi. Acaba onun bu mektubu ağlayarak mı yazdığını düşündüm. Ama bu fikirden çabucak uzaklaştırdım kendimi çünkü o kibirli, bencil, gözü kara, yeterince vazgeçmiş biriydi. Son sigaranı içerken bile ağlamayan biri, intihar mektubu yazarken nasıl ağlayabilirdi ki… Kesinlikle bu gözyaşları annesine aitti. Kafamı kaldırıp mahcup gözlerle annesinin gözlerine baktım. Ağlamaktan şişmiş gözleri, öfke krizleri sonrası gelen uyku ve geceleri yaka silktiren uykusuzluk yüzünden oluşmuş kan canağı göz içleriyle beni süzüyordu. “Oku. Sana yazmış bu mektubu. Bana değil.” Bir annenin ağzından çıkabilecek en ağır cümleler bunlardır her halde diye düşündüm kendi kendime. -Düşünün ki oğlunuz intihar etmiş ve ortada bir mektup var. Ama bu mektupta size yer yok. Bu çok başka bir cinayet çeşididir.- Katlı kağıdı açtım ve okumaya başladım. Daha ilk cümleyi bitirmeden gözlerim dolmuş, dizlerimin bağı çözülmüş, nefesim alış verişi kesmişti. Burnumun üzerinde bir yanma hissiyle okumaya devam ettim.

“Sevgilim Ceren.’ Diye başlayan bir intihar mektubu bırakıyorum sana. Beş yıldır söylemek istediğim cümleyi gittikten sonra duy istiyorum.

Kendini suçlama, bu gece beni dinlemeyeceğinizi adım gibi biliyorum ama bu gece size intihar edeceğimi itiraf edeceğim. Beni dinlerseniz bunda ne kadar ciddi olduğumu yarın sabah dokuz suların da annemden gelen bi telefonla öğrenebilirsiniz. Ama bahsimi dinlemeyecegğinize oynuyorum. Dinlemezseniz, orda oturup sigaramı yakmak için Çakmak aradığım bi anda hepinizin gözlerinin içine bakarak yapacağım bunu. Beni dinlemediginiz için şimdiden teşekkür ediyorum. Annemin beni o halde görmesini hiç istemezdim.

Ceren, bu mektup herkesten çok sana.

Bana mağaralar ve karanlık,
Sana papatyadan taçlar ve Güneş.

Bana küfürler ve yalan,
Sana gûfteler ve şiir.

Bana çivi yatakları, 
Sana güzel dudaklar,

Bana tenhalar ve kavga.
Sana istiklal ve Dağlar.

Ah! Bu dünyanın seni sevişi.
Nasıl bir yangınsın ulan.

İçim alevler içindeyken,
Gözümün önünde donarak ölen ben”


Bu tür hikayeler gelsin mi? yorum yapmayı unutmayın lütfen.


Bir Cevap Yazın