(fosforluhanim’dan gelen arkadaşlar okuduğunuz yere kadar işaretledim oradan devam edebilirsiniz.)
Henüz öğretmenliğimin 5. yılındayken tanışmıştık onunla. Daha yeni ilçe olmuş bir köye atanmıştım. O da benim gibi biyoloji öğretmeniydi. Önce tanışma hikayemizi anlatmak en doğrusu olur sanırım. Cuma günü, 4. teneffüste biyolojiyle ilgili soru sormaya gelen bir öğrenci sayesinde tanışmıştık. Test kitabındaki soruya odaklanmışken öğrencinin kalemi olmadığını fark ettim. Kalemistemek adına onun yanına gittim. Kalem isteyeceğim sırada, öğrencilere sinirlenmiş olacak ki birden bağırmıştı. Okula geldiğimden beri onu görüyordum ama ilk defa sesini duymuştum. Ve oldukça korkutucuydu. Sonra omzuna yavaşça vurduğum sırada yere düşüp bayılmıştı. Alelacele hastaneye kaldırdılar. Kendimi suçlu hissedip bende peşlerinden gitmiştim. Uyanana kadar odadaki koltuğa oturmuş, bir saate; birde yerdeki desenlere bakarken gözüme o ilişiverdi. 4 yıldır bu okuldaydım fakat ilk defa onu böyle incelemeye fırsatım olmuştu. Hafifçe sakalları çıkmıştı. Gözlerinin kenarında ve alnında hafifçe kırışıklıkları vardı. Saçları oldukça gürdü. Dağınık durmasına rağmen gayet hoş görünüyordu. Okuldaki halinden eser yoktu, gayet masum duruyordu. Hafif kımıldanmaya başlayınca doktoru çağırdım. Uyanmıştı. Doktor; bağırdığından dolayı vücudundaki bütün enerjinin çekildiğini, dokununca bir anda kendini kaybettiğini söyledi. Doktor çıkar çıkmaz mahcup bir tavırla özür diledim. ‘’Önemli değil, Melike hanım. Bu arada ben Halil.’’ dedi. İşte bizim hikayemizde böyle başladı. Hastaneden çıkınca onu evine bıraktım. Sonra o beni ertesi gün için çay içmeye davet etti. Sonra ben onu davet ettim derken koca 1 yılı beraber devirmiştik. Çok yakındık. Bir problemim olduğunda onu aradım, ona danışırdım. Öğrencilerin sorularını çözemeyince ondan yardım alırdım. Biyoloji sınavlarını hep birlikte hazırlardık. Onunla mutlu olduğumu hissedebiliyordum. Taki o güne kadar. O gün her zamanki gibi buluşacaktık. Hazırlanıp onu beklediğim sırasında bir şey fark ettim. İçim kıpır kıpırdı. Bir arkadaşımla buluşurken hissetmeyeceğim şeyler hissediyordum. Sanki göğüs kafesimin altında kelebek bahçesi vardı. Ve sonra daha ilginç bir şey dikkatimi çekti; onunla ilgili herhangi bir olayda ben hep bunları hissediyordum. Hislerimden emin olamayıp kendime 3 ay kadar bir süre verdim. Bu üç aylık sürede hislerim daha da artmaya başladı. Sonunda onu sevdiğimi fark ettiğimde artık ihtiyacım olan tek şey biraz cesaretti. Sonunda ona söylemeye karar vermiştim fakat birkaç gündür görüşmüyorduk. Bende ona mesaj atıp onun evinin yakınlarındaki kahveciye davet ettim. Mesajıma cevap vermesini beklemeden kahveciye gittim. Tamı tamına 3 saat -belkide daha fazla- onu bekledim. Sonunda 28. çağrıma cevap verdi; ‘’Ne var Melike!’’, ‘’Şey ben özür dilerim. Aramalarıma cevap vermeyince bir şey oldu sandım.’’, ‘’Bir şey olduğu falan yok kız istiyorduk telefon sessizdeydi.’’ Başımdan aşağı kaynak sular dökülmüştü. Hislerimi bilmeden ellerimden kayıp gidecekti. Birkaç dakika sonra kısık bir sesle, ‘’Kime kız istiyorsunuz?’’ diye sordum. Cevabını duymayı istemiyordum. Ama öğrenmeden nereye kadar gidebilirdi ki? Biraz sonra cevap geldi; ‘’Bana.’’ Elim ayağım titriyordu. Telefonu kapatıp eve doğru koşmaya başladım. Arkamdan kornaya basanlar, dik dik bakanlar umurumda değildi. Sadece eve gidip uyumak istiyordum. Sonunda eve vardığımda üzerimi değiştirmek için dolabımın karşısına geçtim. Üzerime rahat bir şeyler geçirip aynadan kendime baktım. Yüzüme çarpan sert rüzgarlar yüzümü kızartmıştı. Dudaklarım ısırılmaktan kanamış, kabuk bağlamıştı. Avuç içlerimde tırnaklarım sayesinde dörder tane hilal şeklinde kanamaktan kabuk tutmuş yaralar vardı. Bunlar sadece vücudumda oluşan yaralardı. Peki ya yüreğim? Canım hiç geçmeyecek gibi acıyordu. Sadece 3 ay içerisinde ne ara bu hale gelmiştim. Belkide daha önceden beri seviyordum da yeni fark etmiştim. Her ne olursa olsun şuan bulunduğum durum içler acısıydı. Canım acımıştı, canım bile bana acımıştı. Aynanın karşısında kendime daha fazla bakarsam ağlayacağımı biliyordum. Bu yüzden bir an evvel yatağa geçtim ve uyumaya çalıştım. Gözlerimi kapattığım anda kulaklarımdan hiç eksilmeyen ‘’Bana’’ kelimesi bağırıyordu. Beynimin içinde ‘’O sana hiç gelmedi ki gitsin.’’ cümlesi yankılanıyordu. Daha fazla kendimi tutamayıp bağıra bağıra ağladım. Hıçkırıklarım güçsüz bedenimi sarsıyordu. Sabaha karşı 4 sıraları biraz olsun sakinleştim. Su almak için kalktığım sırada aynadaki korkunç beden dikkatimi çekti. İlk başta korkmuştum fakat sonradan bu kişinin ben olduğumu fark ettim. Gözleri şişmiş ve kan çanağına dönmüş, yüzünün her santimi kızarmış, dudakları kurumuş kız bendim. Güçsüz ayaklarım bedenimi daha fazla taşıyamayıp yere yığıldı ve tekrar ağlamaya başladım. ‘’Ellerimden kayıp gidiyor.’’ ,‘’O bana hiç gelmedi.’’ ,‘’Yalvarırım, gitme.’’  Gözlerimi açtığımda sabah olmuştu. Saat öğlen ikiydi. Ayağa kalkar kalkmaz ayaklarımın acıdığını fark ettim. Boğazımda dün gece bağırdığım için acıyordu. Birkaç gün evden hiç çıkmadım. Bol bol ıhlamur içtim. Bol bol ağladım. Sonunda boğazım iyileşmeye başladığında sesimde düzelmişti. Annemi aradım ve oraya gelmek istediğimi söyledim. 2 gün sonrasına biletimi aldım. Ona haber etmeden, onunla bir daha karşılaşmadan çekip gidecektim buradan. Ertesi gün okula gidip kaydımı başka bir şehire aldırmak istediğimi söyledim. Dilekçemi doldurduğum sırada onu fark ettim. Koşarak yanıma geldi ve bana sarıldı. Gözlerim dolmuştu. Kendime engel oldum. Sonunda ayrılıp konuşabildi; ‘’Kusura bakma Melike. O an biraz gergindim o yüzden o kadar sert çıkıştım.’’ yanaklarım ıslanmaya başladığında ağladığımı fark etmiştim. Kendimi engellemeyip daha da güçlü ağlamaya başladım. Halil olduğu yerde dona kalmıştı. Hıçkırıklarımın arasından ‘’Seni seviyorum Halil.’’ diyebildim. Birkaç dakika sonra gözlerine bakabilecek cesareti bulduğumda kendime bir kez daha acıdım. Halil bana iğrenç bir varlıkmışım gibi bakıyordu. Gözlerini kıstı ve aşağılayıcı bakışlarını bir an olsun üzerimden çekmeden; ‘’Seni bir daha görmek istemiyorum.’’ dedi. Ardından binayı terk etti. Ellerimin arsında buruşup kalmış dilekçe kağıdımı yeniledim ve dilekçemi teslim ettim. Artık gitmek zorundaydım. Otobüsün kalkmasına yaklaşık 45 dakika kala otogara gelmiştim. Artık bitiyordu. Gidiyordum. Şu küçücük ilçede mutluluğu doruklarıma kadar hissettiren adamı bırakıp gidiyordum. 45-50 dakika sonra otobüs geldi ve otobüse bindim. Öyle ümit ettiğiniz gibi Halil gelip beni durdurmadı. Eve vardım. Yaklaşık 4 ay sonra her şey düzenine kavuştu. Sabahları kalkar, ailecek kahvaltı eder, okula gider, okuldan gelir, akşam yemeğini yer, çay içer ve birkaç saat kitap okuyup uyurdum. Aileme Halil’i anlatmıştım. Bu yüzden ilk haftalarda annemin dizlerine yatıp hüngür hüngür ağlamama bir şey demezdi. ‘’Geçecek kızım.’’, ‘’Sabret kızım.’’ demekten başka bir şey gelmezdi elinden. Birkaç hafta sonra artık kabullenmeye başladım. Artık her gece ağlamıyordum. Artık alışmıştım. Artık her şeyin farkındaydım. O bana hiç gelmemişti. O benim hiç olmamıştı. Sonunda yaz tatili geldiğinde her şey daha da yerine oturmuştu. Hatta onu unutmaya başladığımı bile düşünmüştüm. Aslında o gün her şey oldukça sıradandı. Babamın yakın arkadaşının kahvecisine gitmiş, limonatalarımızı yudumluyorduk. Sonra onun sesi duyuldu. Halil’in. Arkamı dönüp emin olmak adına bir daha baktım. Hamile bir kadının elini tutuyordu. Alelacele bir sandalye çekip, ‘’Gel aşkım şuraya otur.’’ dedi. Değişmişti. Saçları uzamış, göz altları morarmış, sakalları çıkmıştı. İçeriye sipariş vermeye gittiğinde aileme Halil’i gördüğümü söyleyip bir an evvel buradan kurtulmak istedim. Ayağa kalkıp arkamı döndüğüm sırada Halil’le burun burunaydık. Gözlerimiz bir an olsun teması kesmiyordu. Sonunda geri adımı atan ben oldum. En son onunla göz teması kurduğumuzda, bana aşağılayıcı bakışlarla baktığını unutmamıştım. Derhal mekanı terk edip dışarıda ailemi beklemeye başladım. Birkaç dakika sonrada annem ve babam geldi ve eve doğru yürüdük. Ne o peşimden geldi, nede ben onun yanına gittim. Onu en son burada görmüştüm. Sonra yaz bitti. Okulların açıldığı gün ilk dersimin olduğu sınıfa girdim. Birkaç dakika sonra kapı çaldı ve içeriye o geldi, Halil. Onu görür görmez ayaklandım. O da şaşkındı. ‘’Melike hocam, bu sınıfın biyoloji dersine ben giriyorum.’’ dedi. Hiçbir şey söylemeden çıktım gittim. Başka bir okula da gidemedim. Şimdi 2 yıldır onunla aynı okulda eğitim veriyoruz. Her sabah saat 10 gibi telefondan karısını arar; ‘’Telefonu birde oğluma ver sesini duyayım.’’ der, akşam gitmeden öncede kantinden iki çikolata alır, ‘’Benim hanımla yavrucak bunu pek sever.’’ derdi. Artık onu görünce içim kıpır kıpır olmuyor, karnımda kelebekler uçuşmuyor. Ama artık bir şeyler hissettiğimi de sanmıyorum. Ne acıyı, ne hüznü, ne mutluluğu… Hiçbir şey. Sanırım bende artık hiçbir şeyim.

Bu tür hikayeler gelsin mi? yorum yapmayı unutmayın lütfen.

kaynak:fransızolurum

2 YORUMLAR

  1. Boyle hikayeleri okuması koca bir romanı okumaktan daha zevk verici gelsin bence sürekli. Hem eskiden instagramda da paylaşırdı fosforluhanim devamlı öyle paylaşmlarda olmuyor artık bari burdan okuyalım.

Bir Cevap Yazın