Liseye daha yeni geçmiştim. Okulum çok güzeldi, yani onuncu sınıflar asla dokuzuncu sınıfları ezmezdi. Okulun ikinci gününden itibaren servisim ayarlanmıştı. Serviste herkes onuncu sınıftı. Sıcak kanlılardı, fakat içine kapanık birisi olduğum için onlara soğuk davrandım. Haliyle onlarda beni görmezden geldiler. Servisin ilk gününden itibaren tamı tamına bir ay boyunca bana bakan bir çocuk vardı. Güzel bir insan değildim, sivilcelerim ve kilolarım vardı.

Onunda kiloları ve sivilceleri vardı fakat tam hayalimdeki insandı. Şuan suratınızın aldığı ifadeyi tahmin edebiliyorum. Ama birde şöyle düşünün; benim kilolarım varken, neden ondan fit bir vücut isteyeyim ki? Sivilcelerim varken neden ondan mükemmel bir cilt isteyeyim ki? Her şeyden ziyade, neden onu dış görünüşüne göre yargılayayım ki?O ne kadar kusursuz olmasa da çevresi genişti, ve dilese kolaylıkla kendine birisini bulabilirdi. Onuncu sınıftı.  Buna rağmen bana baktığı için amacının kötü olduğunu düşünmüştüm. Günlerce o bana bakardı, ben ‘’neden’’ diye düşünürdüm.

Servisin birinci ayına vardığımda artık yalnız olmaktan sıkıldığımı fark ettim ve servisteki en sevecen kızla diyaloğa girdim. Bir hafta içerisinde beni de aralarına almışlardı. Bir gün yine serviste sohbet ederken o yanıma geldi ve; ‘’Abim sende ne çabuk alıştın.’’ dedi. Başımı öne eğip, gülmemek için ağzımı kapattım. Sonra; ‘’Benden sadece bir yaş büyüksün.’’ dedim. ‘’Tamam kardeşim.’’ dedi. Açıkçası biraz şaşırmıştım. Sonuçta bir ay boyunca bana bakınca bambaşka şeyler halay etmiştim fakat amacı kötü değildi belli ki. Üzerinden birkaç hafta geçmişti. Yine sohbetler, kahkahalar derken evimin bulunduğu sokağa girmiştik. Çantamı alıp ayağa kalktım ve benimle birlikte o da ayağa kalktı. ‘’İddiada kaybeden,’’ dedi ve gözlerimin içine uzun uzun bakıp, ‘’aşkta kazanırmış.’’ dedi. Sonra ortamı bozup, ‘’Bizde o da yok.’’ dedi. Sonra hiçbir şey olmadı ve indim. Ertesi gün yine sohbetler kahkahalar derken arkamda o oturuyormuş. Ve bir anda başımı kaldırınca oturduğum koltuğa kollarını yaslayıp beni izlediğini gördüm. Mest olmuş gibi bakıyordu. O kadar masum bakıyordu ki, gözlerimi ondan almak imkansızdı. O bakışların masumiyetini görünce onun bana kötü bir şey yapacağı düşüncesini silip attım.

Ve her şey o an başladı. Küçük bir kartopunu karla dolu bir yokuştan aşağı iteklerseniz, yolun sonunda sizi kocaman bir kartopu bekler. Duygularımda tam anlamıyla böyleydi. O andan itibaren duygularım katlanarak büyümüştü. Kendime engel olamıyordum, kendimi onu sevmekten alıkoyamıyordum. Bir yıl boyunca bu böyle gitti. Yaz tatiline girmiştik. Üç ayım berbat geçmişti. Bütün günüm ağlamak ve burnumu silmek için mendil aramakla geçmişti. Çünkü 11 ve 12. sınıflar sabahçıydı. Yani onu bir daha görmem imkansızdı. Sonunda okullar açılınca alışmak zorunda olduğumu kabullenmiştim. Tamı tamına üç gün sonra ailem amcamın başına gelenlerden dolayı birkaç günlüğüne şehir dışına çıktılar. Bende anneannemle kalıyordum. Okulların açılmasından bir hafta sonra uyuyakalan anneannemin üstünü örtüp odama geçtim. Onun fotoğrafına bakıp birkaç gözyaşı döktüm ve yastığımın tersini çevirip uyumaya çalıştım. Saat gece 1.30 civarında telefonuma mesaj gelmişti. Mesaj sesiyle kolay kolay uyanacak birisi değildim ama onu düşünmekten hiç uyumamıştım ki. Mesaja bakmak için kalktım. Muhtemelen annemden gelmişti. Her gün amcamın durumunu bana aktarırdı. Fakat mesaj bilinmeyen bir numaradan gelmişti. ‘’Ekmek al.’’ yazıyordu. Aptal bir şaka olduğunu düşünüp yatağıma geri döndüm. Fakat birkaç dakika sonra tekrar mesaj geldi. Sinirle yerimden fırladım. ‘’Hadisene.’’ Sinirlenmiştim. Bu yüzden üzerime bir ceket alıp evimizin solunda duran bakkala yol aldım. Saçlarım rüzgardan dolayı bir sağa, bir sola uçuşuyordu. Bakkala bakınca kapalı olduğunu gördüm. Arkamı dönüp gidecekken önünde birisinin beklediğini gördüm. Uçuşan saçlarıma rağmen yüzünü ayırt edebiliyordum. Orada dikilen kişi, bana bir yıl boyunca bakan çocuktu. Beni gördüğü anda ayaklandı ve bana doğru gelmeye başladı. Sarı sokak lambasında bile parıl parıl parlayan kahverengi gözlerine baktım. Ne denilebilirdi ki? Aslında hiçbir şey söylemeyip sabaha kadar gözlerine bakmak isterdim. Ellerinin titrediğini fark etmiştim. Heyecanlı mıydı, yoksa üşüyor muydu? Sonunda sessizliği bozan o oldu. ‘’Günaydın.’’ Bir anda ortamdaki heyecanı silip süpürmüştü. Ufak çaplı bir kahkaha atınca o da bana katıldı ve doya doya güldük. Sonunda yine kabuklarımıza çekildiğimizde ‘’Yapamadım,’’ dedi ve ekledi, ‘’senden gidemedim.’’ Kozasından daha yeni çıkan kelebeklerin içimde kanat çırpışını duyabiliyordum. Sonra ne mi oldu? Yıllar böyle böyle geçti. Lise bitti, üniversite kazanıldı…

Daha neler neler. Şimdi her gece yatmadan önce telefonuma ‘’günaydın’’ mesajı geliyor.    Velhasıl kelam, ümidinizi asla yitirmeyin. Elbette üzücü olaylarda olacak, fakat güzel şeyler olmayacak diye bir şey yok ki. Asla, ‘’asla’’ demeyin. Ve şunu unutmayın; ‘’Gecenin en karanlık olduğu an, şafağa en yakın zamandır.’’

Bir Cevap Yazın